Soru: Sosyalist düşünceyle nasıl tanıştınız ve bu süreç sizi nasıl etkiledi?
Yıldırım Koç: Ben lisede sosyalist düşünceyle tanıştım. 1969 yılında ODTÜ’ye girdim. Özellikle 1970’ten itibaren ODTÜ’de Sosyalist Fikir Kulübü çevresindeydim ve sosyalist düşüncelerimi bu ortamda geliştirerek sürdürdüm.
Soru: 1968–1970 dönemi işçi sınıfı açısından nasıl bir dönemdi?
Yıldırım Koç: O dönemde, yani 1968-1970 yılları arasında, işçi sınıfı hareketinde belirgin bir yükselme yaşanıyordu. Fabrika işgalleri oldukça yaygındı. 1967’de DİSK kuruldu. Kuruluşunun ardından, DİSK özel sektör işyerlerinde önemli örgütlenme ve mücadele girişimlerine öncülük etti. İşverenlerin bu çabalara yanıtı ise işçi çıkarmak oldu. Bunun üzerine işçiler birçok fabrikayı işgal etti. Bu süreçte genellikle jandarma devreye girdi ve çeşitli çatışmalar yaşandı.

Soru: Sizce bu işçi hareketinin temel motivasyonu neydi?
Yıldırım Koç: Bu dönemde işçi hareketi, yoksullaşmanın doğrudan bir tepkisi değil, daha çok “daha iyi bir yaşamın mümkün olduğu” düşüncesinden beslenen bir mücadeleydi. Zira işçi mücadelesi iki farklı temelden doğabilir: Biri, yaşam koşulları kötüleştiğinde tepki olarak ortaya çıkar; diğeri ise, koşullar nispeten iyi olmasına rağmen işçiler daha fazlasının mümkün olduğunu düşündüklerinde gelişir. 68-70 arası, ikincisinin örneğidir.
Soru: Peki öğrenci hareketleri ile işçi sınıfı arasındaki ilişki nasıldı?
Yıldırım Koç: Bu yıllarda öğrenci hareketleri de yoğunlaşmıştı ancak gençlikle işçi sınıfı arasındaki ilişkiler oldukça sınırlıydı. 15-16 Haziran olaylarında, özellikle 16 Haziran günü Dev-Genç’li öğrencilerin İstanbul’da fabrikalara gidip işçileri harekete geçirmeye çalıştıkları bilinir. Hatta bu çabalar, 12 Mart sonrası hazırlanan Dev-Genç iddianamesinde özel bir bölümde yer alır.

Soru: O dönemin Türkiye Komünist Partisi’nin Atatürk’e yaklaşımı nasıldı?
Yıldırım Koç: Eski Türkiye Komünist Partisi (TKP) o dönemde açık bir Atatürk karşıtlığı çizgisi izliyordu ve bu tutumunu sistemli şekilde sürdürüyordu. Ancak bu, 1960’lı yılların başında solun genel görüşü değildi. Örneğin Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) lideri Behice Boran, 1962 yılında Vatan gazetesinde yayınlanan iki yazısında Atatürk’ün ilkeleri için “Tam şuurlaşmamış, sistemleştirilmemiş, çekingen bir sosyalizm anlayışıdır” diyordu. Bu ifade daha sonra 29 Ekim 1962’deki başka bir yazısında da tekrar edilir.
Soru: Behice Boran’ın geçmişi ve Atatürk değerlendirmesi hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
Yıldırım Koç: Behice Hanım 1940’ların sonunda TKP’ye üye olmuştu, ama 1960’lı yıllarda Atatürkçülüğü sosyalizmin çekingen biçimi olarak değerlendiriyordu. Aynı dönemde Dr. Hikmet Kıvılcımlı da farklı bir çizgideydi. 1967’de çıkardığı Sosyalist gazetesinde yayımlanan bir yazısında, “Türkiye’de milliyetçilik sosyalizmdir” diyordu. Yani o yıllarda solda egemen olan anlayış, Atatürkçülüğü toplumcu, sosyalizme yakın ya da ona giden bir yol olarak görüyordu.

Soru: O dönemde Atatürkçülük-sosyalizm ilişkisini savunan başka isimler kimlerdi?
Yıldırım Koç: Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli gibi isimler de bu çizgideydi. Türk Solu adlı büyük boy dergiyi çıkardılar, ardından başka yayın organlarında da Atatürkçülüğün ilericilik olduğunu savundular. Bu anlayışın yayılmasında YÖN dergisinin de etkisi büyüktü. YÖN, 1961’den itibaren bu çizgiyi sistemli biçimde savundu: “Atatürkçülük, Türkiye’ye özgü bir sosyalizmdir.” Aynı dönemde Hilmi Özgen’in yayımladığı Türk Sosyalizmi adlı kitabı da bu görüşü pekiştiriyordu.

Soru: Yani 1960’larda sosyalist gençliğin önemli bir kısmı Atatürkçü müydü?
Yıldırım Koç: Evet, 1960’larda yetişen gençliğin önemli bir kısmı bu fikirlerden etkilenerek hem sosyalist hem de Atatürkçü bir kimlik geliştirdi. Bu, dönemin genel havasıydı. Ancak 1970’ten, özellikle 12 Mart 1971’den sonra İbrahim Kaypakkaya’nın Atatürk karşıtı çizgisi öne çıkmaya başladı. Cezaevlerinde yaşanan baskılar ve politik ayrışmalarla birlikte sol içinde bu konuda yeni saflaşmalar ortaya çıktı. Ama 60’lı yıllarda sosyalistim diyen bir genç, aynı zamanda Atatürkçüyüm de diyordu. Nitekim Behice Hanım, dönemin en saygın isimlerinden biri olarak, açıkça Atatürk’ün sosyalist ilkeler taşıdığını söylüyordu.
Soru: Hikmet Kıvılcımlı’nın bu konudaki görüşü nasıldı?
Yıldırım Koç: Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Kuvayı Milliye, sosyalizmdir” der. Yine Sosyalist dergisinde kaleme aldığı bir yazısında, Batı’da sosyalizm olarak adlandırılan şeyin, Türkiye’de ikinci Kuvayı Milliye hareketi olduğunu ifade eder. Türkiye’de sosyalizmden başka gerçek bir milliyetçilik olamayacağını vurgular. Ona göre, Türkiye’nin milli kurtuluş hareketi emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkmıştır. Kapitalizme karşı olan bir ilericilik, sosyalizmden başka ne olabilir ki? TBMM’de oluşturulan ilk halkçılık programı, bilinen anlamda sosyalizmin yalnızca “halkçılık” adıyla Türkçeye tercüme edilmiş hâlidir.

Soru: Kıvılcımlı’nın sol içindeki konumu nasıldı?
Yıldırım Koç: Kıvılcımlı, o dönemin en eski sosyalistlerinden biriydi. Mihri Belli ve Behice Boran ondan sonraki kuşaklara aittir. Hem Kıvılcımlı’nın hem Behice Hanım’ın bu değerlendirmeleri yaptığı dönemde Yön dergisi etkiliydi. Aynı şekilde Devrim gazetesi ve Doğan Avcıoğlu’nun çalışmaları da bu çizgiye katkı sunuyordu. Dönemin hâkim anlayışı, Atatürkçülüğü çağdaş bir bağımsızlıkçı ve milliyetçi sosyalizm olarak görüyordu.
Soru: Atatürk’ün sosyalizm konusundaki tutumu sizce nasıldı?
Yıldırım Koç: Mustafa Kemal Paşa’nın birçok konuşmasında “insanın insanı sömürmediği bir dünya” ideali vurgulanır. Fakat o bu hedefe ulaşmak için Sovyetler Birliği’nin mandası olmayı hiçbir zaman kabul etmemiştir. Bu çok önemli bir ayrımdır. Zira Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan gibi yerlerde sosyalist sistem, halkın doğrudan örgütlenmesiyle değil, Kızıl Ordu’nun müdahalesiyle kurulmuştu. Oysa eski TKP kadroları, 1920 Ağustos’u ile 1921 Ocak’ı arasında Türkiye’yi Sovyetler’in mandası hâline getirmeye çalıştı. Buna en başta Mustafa Kemal Paşa izin vermedi. Ancak o dönem kendisini sosyalist olarak tanımladığı gibi, belli zamanlarda komünistliği de benimsediğini açıkça ifade etmiştir.
Soru: Bunun nedeni neydi?
Yıldırım Koç: Çünkü o yıllarda sosyalist olarak bilinen Avrupa hareketleri, büyük ölçüde emperyalist devletlerin yanındaydı. Sosyalist-komünist ayrımı bu noktada önem kazanır. Emperyalizme karşı çıkan tek devlet Sovyetler Birliği’ydi.
Soru: Atatürk döneminde CHP’nin programında sosyalist ilkeler yer aldı mı?
Yıldırım Koç: Atatürk döneminin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, 1964 yılında Yön dergisine verdiği röportajda çok önemli bilgiler veriyor. Diyor ki:
“CHP’yi kurarken programına sosyalist ilkeleri geçirmek istedik. ‘Herkesin emeği ve kabiliyeti nispetinde yararlanması’ ilkesini koydurduk. Bu ilke, sosyalizmin en temel ilkelerinden biridir.”
Yine aynı röportajda şunları anlatıyor:
“Moskova’ya giderken yolda Mustafa Suphi ve arkadaşlarına rastladım. Suphi Bey, Rus Komünist Partisi’nin emrine girmişti. Onlara ‘Kars’ta kalın, beni bekleyin. Ankara sizi kabul etmez. Biz Ankara komünistleriyiz’ dedim. Moskova’da aylarca kaldım. Komintern’le görüştüm. O dönem Komintern güçlüydü. Henüz Stalin oraya hâkim değildi.”

Soru: 1960’larda Çin–Sovyet ayrılığı Türkiye’de nasıl karşılık buldu?
Yıldırım Koç: 1960’lı yıllarda Çin-Sovyet ayrılığı gündeme geldi. 1950’lerde başlamış olan bu ayrım, özellikle 1963’te iki parti arasında karşılıklı suçlamalarla belirginleşti. Bu metinleri Türkiye’de ilk kez Süleyman Ege yayımlamıştı. 1969-70 arasında biz de arkadaşlarımızla bu kitapları okuduk.
Soru: Bu ayrılıkta Türkiye solunun tavrı ne oldu?
Yıldırım Koç: Bu ayrılıkta, Türkiye İşçi Partisi (TİP), özellikle 1966 sonrasında Sovyetler Birliği’ni destekleyen bir çizgiye kaydı. Gençlik ise daha çok Kuzey Kore ve Kim Il-Sung’un Juche düşüncesine ilgi duyuyordu. Bizler de “Ne onların koltuğunda ne ötekinin koltuğunda otururuz. Kendi koltuğumuzda otururuz” diyorduk. Gençlik hareketinde de gerek Deniz Gezmiş gerek Mahir Çayan’ın çizgisi bu yönlüydü. Buna karşın Doğu Perinçek’in çizgisi daha çok Çin yanlısıydı. TİP ise 1970 Ekim ayında yapılan 4. Kongresi’nden sonra daha da belirgin biçimde Sovyet çizgisine yaklaştı. Çekoslovakya’nın işgali sonrası partide yaşanan iç tartışmalarda, Sovyet yanlıları ağırlık kazandı.
Soru: 1968 gençliğini değerlendirirken nelere dikkat etmek gerekir?
Yıldırım Koç: 1968 gençliğini değerlendirirken şunu unutmamak gerekir: Bunlar çok genç insanlardı. Eski TKP’den hiçbir ideolojik veya örgütsel miras devralmadılar. 1951-52 tevkifatından sonra TKP kadroları ya yurtdışına çıktı ya da tamamen tasfiye edildi. 1962’de Reşat Fuat Baraner ve Mihri Belli gibi bazı isimler kaldıysa da örneğin Zeki Baştımar ilk fırsatta yurtdışına çıktı ve dış büro kuruldu. Bu büro da tamamen Sovyetler’in denetimindeydi.
Soru: Yeni kuşağın ideolojik rehberleri kimlerdi?
Yıldırım Koç: Yeni kuşak için iki rehber figür vardı: Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı. Ancak Mahirler’in, Deniz’lerin kuşağı, kendinden önceye ait ne güçlü bir ideolojik tartışma birikimi ne örgütsel gelenek ne de kitle mücadelesi deneyimi devralabildi. Çünkü TKP içinde ideolojik tartışma diye bir şey yoktu. Talimatlar Moskova’dan gelir, burada sadece tekrar edilirdi. Türkiye’nin özgün koşullarına dair bir değerlendirme yapılmazdı. 1946’da yaşanan kısa bir sendika deneyimi vardır, o da yalnızca 4-5 ay sürmüştür. Haziran’dan Aralık’a kadar. Onun dışında bir kitle mücadelesi mirası da yoktur.
Soru: Bu koşullarda Mahirler, Denizler, Kaypakkayalar nasıl bir yol izledi?
Yıldırım Koç: Mahirler, Denizler, Kaypakkaya ekibi, adeta başlarını duvara vura vura bir yol bulmaya çalıştılar. Mahir, çok zeki ve akıllı bir insandı. Ancak Kesintisiz Devrim 2-3’te yazdığı birçok şey aslında Kropotkin’in “İsyan Ruhu” (The Spirit of Revolt) adlı makalesiyle örtüşür. Orada Kropotkin, “Kitleler sisteme karşıdır, ama korkarlar. Bu korku ile eylem arasında köprü kurmak anarşistlerin görevidir, bu da silahlı eylemdir” der. Mahir’in öncü savaş, politikleşmiş askerî savaş stratejisi dediği şey tam da budur.

Soru: Mahir Çayan’ın Atatürkçülük konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yıldırım Koç: Mahir’in Atatürkçülük konusundaki tespitleri önemlidir. Ama onu bütün olarak değerlendirdiğimizde, içinde bulunduğu koşullar, geçmişten gelen bir ideolojik tartışma mirasının olmaması, örgütsel geleneğin yokluğu göz önünde bulundurulmalıdır. Mahir’in çabası bir arayıştır. Kitle mücadelesi yoktur. Zaten o dönemin kitlesi, bugünkü gibi ağır bir yoksulluk altında ezilen ve sistemden kopan bir kitle değil; mevcut sistem içinde yaşam şartlarını iyileştirmeye çalışan bir kitleydi. Bu nedenle Mahir ve arkadaşları, kitlenin sessizliğini “korkaklık”la açıklama eğilimindeydi.
Soru: Sizce bu kuşakların en temel eksikliği neydi?
Yıldırım Koç: Benim kanaatimce Mahirler, Denizler, hatta Kaypakkaya çizgisi; bu zorlu dönemde karda iz açan, fakat örgütsel gelenek ve ideolojik derinlikten yoksun bir kuşağın ürünleridir. Bu durum, hatalara düşmelerine neden olmuştur. 68 kuşağının en temel eksikliklerinden biri, kitle mücadelesine dair deneyimlerinin olmamasıydı. Sıradan bir işçinin ya da bir köylünün ne zaman, nasıl tepki vereceğini bilmiyorlardı.

Soru: O dönemde gençlerin halka bakışı nasıldı?
Yıldırım Koç: Bu gençlerde şöyle bir anlayış hakimdi: “Biz bu işi biliyoruz, halk cahil. Biz onlara önderlik edeceğiz, onları yöneteceğiz, bilinçlendireceğiz.” Ama gerçek böyle değil. Bizim halkımız, hayatta kalma becerisi çok gelişmiş bir halktır. Günlük yaşamda, kısa vadeli çıkarlarını çok iyi analiz eder. İnsan ilişkilerinde oldukça deneyimlidir, gerektiğinde adam kullanmasını da bilir. Ve şartlara göre, elindeki imkânlarla yaşam koşullarını iyileştirmeyi başarır. Ayrıca birçok kişi, çocuğu yaşında ve sırtında yumurta küfesi taşımayan kişilerin dışarıdan gelip akıl öğretmeye kalkmasını da pek ciddiye almıyordu.
Soru: Halkın bu pratik yaklaşımı, devrimci gençliğin anlayışıyla nasıl çelişiyordu?
Yıldırım Koç: Sen gidip bir işçiye diyorsun ki: “Sömürülüyorsun.” Ama o şunu düşünüyor: “Ben 10 yıl önce köydeydim, çok yoksuldum. Şimdi fabrikada çalışıyorum, belki sömürülüyorum ama gecekondu yaptım. Sağlık hizmetlerine erişimim var, çocuğumu okula gönderebiliyorum, pazarda köyümde alamayacağım ürünleri alabiliyorum. Niye riske gireyim?” diyor. Yani kitlelerin nasıl düşündüğünü, ne zaman tepki vereceğini anlamadan onlara önderlik etmeye kalktılar. Halkımızı anlamadan, sadece “biz öğretiriz” anlayışıyla ortaya çıkmak büyük hatadır. Önce insanların içinde bulunduğu somut koşulları ve bu koşulların onları nasıl harekete geçireceğini anlamamız gerekir. Bizim hep söylediğimiz şey var ya, “somut koşulların somut tahlili”… İşte bu yapılmadan hareket edilince, o dönemin gençleri büyük acılara, hatta ölüme sürüklendi.
68 kuşağının en büyük eksikliği, ne yazık ki budur. Kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bilen halkımız somut şartların somut tahlilini yapıyordu. Gençler ise gönüllerinden geçenin gerçek olduğunu sanıyordu. Özellikle ekonomi politik bilgileri çok yetersizdi. Mahir’in yazılarında kullandığı kaynak, Varga’nın 20. Yüzyıl Kapitalizmi ve Arzumanyan’ın Dünya Kapitalizminin Bugünkü Buhranı kitabıydı. Bunlar, Sovyetler Birliği’nin “kapitalizmin üçüncü bunalım dönemi” tezine dayanıyordu. Halbuki bu dönemde kapitalizmin altın çağı yaşanıyordu.
Soru: Kaynaklar ve arşivler konusunda bugün nerelere bakılabilir?
Cevap: Öncelikle İletişim Yayınları’ndan çıkan 1970’lerde Türkiye Solu (Vehbi Ersan) önemli. Eski TKP ile hesaplaşmadan yapılan işler eksik kalır. Pankuş Yayınları’ndan çıkan benim yazdığım SSCB’nin Türkiye’yi İşgal Girişimleri – Eski TKP ve Anti-Kemalist Faaliyetler kitabı var.
TÜSTAV (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı) çok değerli. 1987’de TBKP (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) Nihat Sargın ve Behice Hanım öncülüğünde kuruldu. Behice Hanım aynı yıl vefat etti. Nihat Sargın genel başkan, Nabi Yağcı genel sekreter oldu. 1991’de TBKP tasfiye edilince eski TKP’liler Nihat Sargın öncülüğünde TÜSTAV’ı kurdu.
Hollanda’da Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü vardır. Bir ara onların Türkiye temsilcisiydim. Başında ERIC FISCHER gibi çok iyi bir iktisat tarihçisi vardı. Moskova’daki TKP arşivini Hollanda’ya götürdüler, kopyaları Türkiye’ye getirildi. TÜSTAV o tarihten beri çok değerli kitaplar yayınladı. Sosyal Tarih Yayınları adıyla yayımlıyorlar. Arşivleri olağanüstü; 1940–70’lerin dergilerinin tüm sayılarına erişmek mümkün. Ben de bazı yayınlar bağışladım. 60’lı yılları çalışacak olan bunlardan yararlanmalı.
Bu röportaj 06/08/2025 tarihinde Burak GÜNDÜÇ tarafından Ankara’da yapılmıştır.

