1908 Devrimi: Anayasal Düzenin Kuruluşu ve Hürriyet İdeali
1908 Devrimi, II. Abdülhamit’in baskı rejimine karşı bir anayasa talebinin ötesinde, çok uluslu ve çok dinli bir imparatorlukta eşitlik, yurttaşlık ve hürriyet arayışının patlamasıdır. Jön Türkler’in öncülüğünde gerçekleşen bu hareket, anayasal rejimi yeniden tesis etmekle kalmamış, toplumsal olarak modern yurttaş bilincini inşa etmenin eşiğini aralamıştır.
Selanik’teki subaylar ve onlara destek veren aydınlar, Meşrutiyet’in ilanını bir emrivakiyle saraya kabul ettirdiler. Bu noktada “hürriyet” kavramı, sadece bireysel özgürlükler değil, imparatorluğun bütün halklarına tanınacak yurttaş haklarının ifadesi haline geldi.
Meşrutiyetin Dönüşü ve İttihatçı Müdahale
II. Abdülhamit, 1876’da ilan edilen Kanun-ı Esasi’yi yalnızca iki yıl yürürlükte tutmuş, ardından 1878’de Meclis-i Mebusan’ı feshederek otoriter bir yönetim tesis etmişti. Bu, aydınlar ve askerî-bürokratik kadrolar arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratmış; bu hoşnutsuzluk, zamanla örgütlü muhalefete dönüştü. En belirgin örneği, İttihad ve Terakki Cemiyeti oldu. (Tevfik Çavdar, Bir İnkılabın Günbatımı (1908-2008), İstanbul: İmge Kitabevi 2008, s.15)
Devrim, aslında Yıldız Sarayı’na karşı Selanik’teki genç subayların ve onların arkasındaki aydın kadroların başlattığı bir baskı hareketiyle şekillenmişti. Enver Bey, Niyazi Bey gibi liderler, sadece bir anayasanın yeniden ilanını değil, aynı zamanda halkın kaderine yön verme hakkının yeniden tanınmasını istiyorlardı. Bu durum, “Hürriyet” kavramının devrimci bir içeriğe bürünmesini sağladı. (Fevziye Özberk, Resneli Niyazi İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi 2019, s.16)
Hürriyet, Eşitlik ve Yurttaşlık
1908 Devrimi’nin ideolojik dayanağı, hürriyet ve eşitliğin anayasal zeminde herkese tanınmasıydı. Bu durum, o günün şartlarında sömürgeci batı emperyalizmine karşı bir iç direniş anlamı da taşıyordu. Fakat bu devrim, örgütlü halk tabanından ziyade asker-sivil aydın kadrolarca yürütüldü. Bazı tarihçilere göre bu nedenle 1908, bir “yukarıdan devrim” olarak kalmıştır. Ancak çok sayıda emekçi, esnaf ve yerli burjuva unsuru da bu harekete destek vermişti. Dolayısıyla, bu devrim “halka rağmen halk için” bir karakter taşır. (Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul: İmge Kitabevi 2011, s.16)
1923 Devrimi: Halkçı Bağımsızlık ve Cumhuriyetin Kuruluşu
1908’den 1923’e uzanan hat, esasen emperyalizme karşı halkçı ve anti-feodal bir direnişin evrimidir. Millî Mücadele, saltanatın dağılmasının ötesinde, emperyalist zincirleri kırma hedefiyle gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal öncülüğündeki bu devrim, hukuk, laiklik ve iktisadi bağımsızlık ilkeleriyle yeni bir Cumhuriyet inşa etmiştir.
Ancak Mahir Çayan’ın da belirttiği gibi, bu devrim tam anlamıyla tamamlanmamıştır:
“Gazi Mustafa Kemal, sosyalist düşünceye zaman zaman yaklaşmasına rağmen, sosyalist değildi. Gerek feodal Osmanlı imparatorluğunda eğitim ve entelektüel seviyeden dolayı aldığı formasyon icabı, gerekse yurtsever bir asker olarak cephelerden cephelere vatan müdafaası için geçen hayatından dolayı, sosyal sistemleri ve doktrinleri incelemeye zaman bulamadığı için sosyalist değildir. O, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının lideri olarak, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, yalnız Türk devrimcilerinin değil, bütün dünya devrimcilerinin takdir ve şükranla anacakları bir kişidir. Gazi Mustafa Kemal sosyalist olsaydı bile, yine de devrim cephesi için önemli bir değişiklik olmayacaktı. Çünkü, bir kere, Türkiye uluslaşma ve ulus olma aşamasındaydı. Ve bu aşamada bir sosyalist önderin yapacağı, genel hatlarıyla Gazi Mustafa Kemal’in yaptıklarından pek farklı olmayacaktı.” (Mahir Çayan, THKP-C Savunma, İstanbul: 68’LİLER BİRLİĞİ VAKFI 2016, s.143)
1968 Kuşağı: 1908’in Devrimci Mirasının üzerinde Yükseldi
1968 öğrenci hareketi, 1908’in hürriyetçi damarını, benimseyerek bunların devrimci tamamlayıcısı olmaya yöneldi. Deniz Gezmiş, Resneli Niyazi’yi dilinden düşürmez.. Onun, II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı, Meşrutiyet yönetiminin yeniden kurulmasını isteyen gizli muhalefet hareketinden övgüyle söz eder. Resneli Niyazi nin yaşamını, mücadelesini inceler. Üniformasını çıkartıp, fedailerle birlikte II. Abdülhamit zorbalığına karşı dağa çıkışını, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olmasını coşkuyla anlatır.
Ayrıca Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın diğer “Türk Halk Kurtuluş Ordusu” sanıklarıyla birlikte hazırladıkları “THKO Savunması”nda Abdülhamit’in istibdat yönetimi ve Resneli Niyazi anlatılır: ‘Abdülhamit kurduğu jurnal (ihbar) sistemi sayesinde etrafındaki adamlarının hırsızlıklarını çok iyi kontrol etmekte, her şeyden haberdar olmasına rağmen ses çıkarmamaktadır. Çünkü kendisi her an devrilme korkusu içinde olduğundan, etrafındaki çetenin hırsızlıklarını koz olarak kullanarak kendisini korumaktadır. Yine bu ihbar sistemi sayesinde, kendisine karşı olan vatanseverlere karşı, amansız bir terör uyguluyordu. Yakalananlar işkence görüyor, hapsediliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Bu terörden kaçabilen yurtseverler yurtdışında örgütleniyor, ellerindeki yetersiz imkânlarla gazete ve dergi çıkartıyor, mücadelelerine devam ediyorlardı. Bu örgütler içinde en fazla yayılani ve en çok faaliyet göstereni İttihat ve Terakki Cemiyetiydi. (…) (Özberk, s.101)
İttihat ve Terakki’nin 68 Kuşağı Üzerindeki Etkisi
28 Haziran 1908’de Kolağası Resneli Niyazi Bey, üç zabit ve 150 sivil fedai ile Meşrutiyet’in ilanını istemek için dağa çıktı. Niyazi Bey, dolaştığı bölgelerde kan davalarını önlemiş, mezhep farkı gözetmeden bütün Osmanlıları birleştirmeye çalışmıştır. Kendisini yakalamaya gönderilen Şemsi ve Müşir Osman Paşalar öldürülünce, başka bölgedeki üyelerin de baskıları sonucu Abdülhamit Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda kaldı. (Çvr. İlhan Ilgar, Balkanlarda Bir Gerillacı Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi Beyin Anıları, İstanbul: Çağdaş yayınları 1975 s.80)
1908 Devrimi ile somutlaşan İttihat ve Terakki hareketi, yalnızca Osmanlı’nın son döneminde değil, Türkiye’nin devrimci düşünce tarihinde de kalıcı izler bırakmıştır. Bu hareket, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında yükselen ve 1968 kuşağında cisimleşen devrimci mücadele üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler üretmiştir. İttihatçılığın anti-emperyalist, örgütçü ve devrimci yönelimi, özellikle Mahir Çayan, Deniz Gezmiş gibi önderlerin tarihsel analizlerinde güçlü bir yere sahiptir.
İttihat ve Terakki’nin Devrimci Mirası
İttihat ve Terakki, reformist burjuvazinin sınırlı programıyla yola çıkmış olsa da, örgütsel yapısı, genç subaylara dayanan kadrosu ve 1908’de ilan ettirdiği Meşrutiyet ile tarihte bir kırılma yaratmıştır. Asker-sivil aydınlar eliyle yürütülen bu hareket, devleti emperyalizmin pençesinden kurtarma iddiası taşımış, millî egemenlik, laiklik, kamucu iktisat gibi ilk kıvılcımları atmıştır. Bu yönüyle, 1923’e giden hattın öncülü olmasının yanında, ilerici devrimci mücadeleler için de tarihsel referans oluşturmuştur.
1968 Kuşağı ve İttihatçı Geleneğin Yeniden Yorumu
1968’in devrimci gençliği, geçmişi sadece eleştirel değil, devrimci tamamlayıcılıkla da değerlendirmiştir. Bu kuşak için İttihat ve Terakki, tarihsel olarak tutarsızlıklar taşısa da anti-emperyalist duruşu, modernleşme çabası ve bağımsızlık vurgusu açısından sahiplenilecek bir miras sunmuştur.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının savunmalarında, tıpkı Mustafa Kemal gibi anti-emperyalist bir kurtuluş savaşına atıf yapılması; Mahir Çayan’ın ise 1908 ve 1923 devrimlerini tamamlanmamış devrimler olarak tanımlayıp, bu süreçleri kesintisiz devrim anlayışıyla birleştirmesi, 1908’in tarihsel öneminin 68 kuşağı açısından farkında olunduğunu açıkça göstermektedir.
Örgütlenme Geleneği
İttihat ve Terakki, örgütlenme biçimi itibarıyla da 1968 kuşağı üzerinde iz bırakmıştır. Tıbbiyeliler, Harbiyeliler ve sivil aydınların yer altı faaliyetleriyle kurduğu cemiyetler, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) gibi örgütlerin oluşum tarzlarına tarihsel bir zemin sunar. Özellikle yayıncılık, yayın üzerinden örgütlenme ve devrimci iç disiplin, bu iki dönem arasında biçimsel benzerlikler taşır.
Anti-Emperyalizmde Tarihsel Süreklilik
1908’de II. Abdülhamit istibdadına karşı yürütülen mücadelenin temel motivasyonlarından biri, Osmanlı’nın emperyalizme bağımlı duruma getirilmesiydi. Kapitülasyonlara karşı tavır, yabancı sermayenin tahakkümüne karşı yerli üreticiyi koruma çabaları ve millî iktisat talebi, 1968 kuşağının “Tam Bağımsız Türkiye” sloganıyla yeniden yükselecektir. Bu anlamda İttihatçılığın ruhu, 1968 gençliğinde yeni ve daha radikal bir biçimde vücut bulmuştur.
Devrimci Süreklilik Bilinci
1908’in getirdiği meşrutiyet, 1923’te cumhuriyete dönüşmüş; 1968 ise bu halkçı ve laik cumhuriyetin gerçek anlamda halkın eline geçmesi için mücadele etmiştir. Bu bakımdan 1968 gençliği, İttihatçı ve Kemalist mirası kesintisiz devrim anlayışıyla tamamlamaya yönelmiş, tarihsel sürekliliği kesintiye uğratmamaya özen göstermiştir.
Eylemde ve Örgütlenmede Süreklilik: Resneli Niyazi,’den THKO VE THKP-C’ye
1908 Devrimi yalnızca düşünsel bir modernleşme hareketi değil, aynı zamanda örgütlü, silahlı ve devrimci eylem biçimleriyle ilerlemiş bir tarihsel süreçtir. Bu bağlamda Resneli Niyazi’nin dağa çıkışı, II. Abdülhamit istibdadına karşı fiili bir silahlı direnişin simgesi olmuştur.
Resneli, dağa çıktığında yanında 200 kadar gönüllü ve askerle birlikte bir tür halk gücü oluşturmuş; bölgede halkın desteğini kazanarak bir özgürlük mücadelesi yürütmüştür. Dağa çıkışı sadece bir isyan değil, bir devrimci seferberlik çağrısıdır. Bu hamle, Abdülhamit rejimini ciddi biçimde sarsmış ve Meşrutiyet’in yeniden ilanına giden süreci tetiklemiştir.(Ilgar, s.79)
Bu eylem hattı, 1968 devrimci gençliği tarafından da benimsenmiştir. THKO ve THKP-C kadroları, halka ulaşmak için kırsalda ve şehirde propaganda yöntemlerine başvurmuş, devrimci yayınlar çıkarmış, tıpkı Jön Türkler gibi banka soygunlarıyla maddi kaynak yaratmaya çalışmış ve merkezi otoriteye karşı doğrudan fiili eylemler gerçekleştirmiştir. Mahir Çayan ve arkadaşları, Resneli Niyazi’nin tarihsel rolünü devrimci bir öncül olarak kavramsallaştırmışlardır.(Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, THKO Savunma, İstanbul: 68’LİLER BİRLİĞİ VAKFI, 2016, s.20)
Tıpkı Resneli’nin dağa çıkması gibi, 68 kuşağı da meşru olmayan siyasal düzene karşı halk adına meşru direniş hakkını kullanmış, fiili devrimci mücadeleyi meşrulaştırmıştır. Yayıncılık (“Kurtuluş”, “Proleter Devrimci Aydınlık”, “Sosyalist Devrimci Aydınlık” vb.), tıpkı İttihatçıların Meşvereti gibi düşünsel savaşımın aracı olmuştur. Bu benzerlik, yalnızca taktiksel değil, aynı zamanda stratejik bir ortak paydaya dayanır: Devrimci öncünün eylemle halkı uyandırma görevi. Bu görev, hem Resneli Niyazi’de hem Mahir Çayan’da hem de Deniz Gezmiş’te somut karşılık bulmuştur.
THKO Savunmasından:
1968 kuşağı devrimcileri, 24 Temmuz Devrimini yalnızca bir ulusal direniş olarak değil, aynı zamanda çok yönlü emperyalist müdahalelere karşı verilen halk temelli bir mücadele olarak değerlendirmiştir. THKO Davası savunmalarında, bu savaşın çok cepheli yapısı şöyle özetlenir:
“Türk halkı Kurtuluş Savaşımızda, emperyalizme ve uşaklarına, gerekli dersi nasıl verdiyse bu defa da onurunu çiğnetmeyecek ve bağımsızlığını ilan edecektir. O zaman, emperyalizmin silahları, uçakları, denizaltıları emrindeki uşakları dize geldi. Bu defa da dize gelecek ve Türk halkı, dünya ulusları arasındaki onurlu yerini alacaktır. Bugün halkımızı sömüren emperyalizme ve emrindeki bir avuç satılmışa karşı verilen bağımsızlık ve kurtuluş mücadelemizin bayrağı dalgalanmaya devam edecektir. Şimdiye kadar bu kavgada şehit düşen kardeşlerimiz, gözlerini kırpmadan, hiçbir menfaat gözetmeden, alınları açık görevlerini yapmışlardır. İşçiler, köylüler, öğrenciler ve tüm yurtseverler gericilere kahramanca karşı koymuşlar ve bu uğurda birçokları şehit olmuşlardır. Emperyalizme ve onun emrindeki uşaklara karşı verdiğimiz kutsal bağımsızlık kavgamızın şehitlerine selam olsun. Emanetiniz olan bağımsızlık ve kurtuluş bayrağın alnımız açık, yiğitçe dalgalandırdık, bundan sonra da dalgalandırmaya devam edeceğiz. Bu kutsal kavgada Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu olarak yaptıklarımızı savunacağız.’’ (THKO Savunma, s.41)
1- Emperyalizmin Girişi
“Emperyalistlerin geri kalmış ülkelere sızması her zaman benzer taktiklerle olmuştur. Emperyalistler girdiği ve sömürdüğü her ülkeye kuzu postuna bürünerek girmiş ve himayeci pozu takınmıştır. 1838 İngiliz Ticaret Antlaşması da böyle olmuştur. Bu anlaşma Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hazırlayan ve taktikleri Cumhuriyet Türkiye’sinde yurdumuzda sızan Amerika emperyalizmine benzerliği ile son derece iyi bilinmesi gereken bir konudur.
1838 Antlaşması serbest ticaret şartlarını hazırladığı, Tanzimat ise Batı kapitalizmi yararına kurulan bu açık pazar düzeninin gerekli kıldığı, İdarî, malî vb. reformları getirdi. Denetlenmesi yabancı devletlere bırakılan Tanzimat reformu da İngiltere tarafından empoze edilmiştir. Bu reformlara göre Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı yabancı devletlerce garanti edilecek, Avrupa Amme Hukukundan Osmanlı devleti de yararlanamayacaktı.” (THKO Savunma, s.47-49)
2- Vatansever Örgütler ve Hareketler
“Osmanlı Devleti’ndeki vatansever aydınlar Tanzimat uygarlığı oyununun asıl niyetini kısa zamanda anladılar. Gizli örgütler kurarak iç ve dış düşmanlara karşı savaşmaya karar verdiler. Bu örgütlerin başlıcaları Jön Türkler, Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki idi. Namık Kemal’in önderliğinde kurulan Yeni Osmanlılar, Tanzimat’ın getirdiği sömürü düzenini şiddetle eleştiriyorlardı. Yayınladığı bildirilerle vergi eşitsizliğini, memurların zulmünü, yabancı sermayenin yurda girişiyle çöken yerli sanayi ve ticaretin yabancılara bırakılmasını konu ediyorlardı. Amaçları, millî bir iktisat politikasının uygulanması ve hürriyetin ilanı idi. Abdülhamit, jurnalcileri sayesinde örgüt üyelerinin çoğunu yakalamış, Namık Kemal’i de sürgün etmiştir. Namık Kemal ve arkadaşlarının ortaya attığı görüşler, Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye gibi okullarda “Vatan ve Hürriyet” ideolojisini kökleştirdi. Çoğunluğunu yüksekokullu aydınların meydana getirdiği Jön Türkler de Yeni Osmanlıların tezlerine benzer öneriler getiriyorlardı. İstedikleri reformların gerçekleştirilmesine engel olan Abdülhamit istibdadını devirmek en büyük amaçları idi. Bu sırada hemen bütün okullarda yurtsever gençler, cemiyetler kuruyorlardı. Kuleli Askerî İdadisinde İhtilâlci Askerler Cemiyeti, Askerî Tıbbiyelilerin gizli cemiyeti, sivil aydınların kurduğu Cemiyet-i İnkılâbiye bunlardandı.(THKO Savunma, s.52)
3- Abdülhamit
…Yabancı sermayedarlar artık Osmanlı Devleti’nde tam bir sömürü ağı kurmuşlardır. Rüşvetle devlet adamlarını satın alabiliyor, istedikleri zaman kendilerine karşı olan sadrazamları değiştirebiliyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için bazı adamları şirketlerine ortak ederek komprador burjuvazinin (yani yabancı sermayenin komisyonculuğunu yapan sınıfın) filizlenmesine yol açıyorlardı. Böyle bir ortamda iş başına geçen ve gericilerin bugün bile “Ulu Han” diye bahsettikleri Abdülhamit, yabancı sermayedarların tam aradıkları kişi idi. Kendisi bizzat yabancı şirketlerle ortaklık yapıyordu. Bir yandan çiftlikler satın alıyor, öte yandan ahbapları olan Galata bankerlerinin tavsiyeleri ile borsa oyunları oynayarak servetini artırıyordu ve her an devrilmekten korktuğu için yabancı bankalarda saklıyordu. Vatanseverlere karşı amansız bir terör uyguluyordu. Yakalananlar işkence görüyor, hapsediliyor ve sürgüne gönderiliyordu. (THKO Savunma, s.53-54)

4- 31 Mart Ayaklanması
‘31 Mart 1909’da İngiliz emperyalistlerinin el altından destekledikleri yobazlar “şeriat isteriz, yaşasın padişahımız” sesleriyle ayaklandılar ve ellerine geçen subayları ve mekteplileri öldürmeye başladılar. Gericilerin başında Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdet ve nurculuğun kurucusu olan o günkü adı ile Said-i Kürdî vardı. Gericiler, o günlerde de bugünkü taktiklerini kullanıyorlar, çıkardıkları dergiler ve fısıltı gazetesi ile cahil halkı kandırıp sokaklara döküyorlardı. Bu isyanı Selanik’ten gelen Hareket Ordusu bastırdı ve Abdülhamit tahttan indirilip Selanik’te ikâmete mecbur edildi. İttihatçılar, Kurtuluş Savaşı’nda, İstanbul’da Karakol Cemiyeti’ni, Anadolu’da Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerini kurarak emperyalistlerle silahlı mücadele ederken, İtilafçılar yabancılarla iş birliği yapıyor, vatanı yabancılara peşkeş çekiyorlardı. İtilafçılar, daha sonra da Serbest Fırka’da ve Demokrat Parti içinde çöreklenmişlerdir.’ (THKO Savunma, s.55)
THKP-C Savunmasında 1908 Devrimi
1-Türkiye’nin Açık Pazar Haline Gelişi
1838 Balta Limanı Sözleşmesi 19. Yüzyıl başlarında girişilen ve kaybedilen savaşlar ise Avrupa’nın ekonomik taleplerini karşılamak şartıyla anlaşmaya bağlanmış; Batı kapitalizmi yararına yeni ticarî anlaşmalar imza edilmek zorunda kalınmıştır. Osmanlı toplumu nihayet Batı Avrupa ekonomisinin açık pazarı haline getiren 1838 serbest ticaret anlaşması, peyderpey verilen çeşitli imtiyazların bir bütün haline getirilmesinden başka bir şey değildir. İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston’un «şaheser» diye selamladığı bu anlaşma Osmanlı İmparatorluğunu, hammaddeye aç, pazara muhtaç» Avrupa kapitalizmine peşkeş çekmiştir. Etkilerini daha sonra anlatacağımız bu ihanet belgesi, vatan satıcılığına en açık ve uygun bir örnektir; ama tek örnek değildir!
1850’lerin Osmanlı İmparatorluğunda ne görüyoruz? Bize zorla yardım vermeye kalkışan Batılı emperyalistleri! İlk istikrazlar bizim talebimiz üzerine değil, tam tersine, yabancı devlet konsoloslarının 33 ısrarları karşısında gerçekleşmiştir. 1850’de yeniden başlayan istikrazlar 1875 yılına kadar çılgınca sürmüş; ihraç fiyatları %58’e kadar düşmüştür. Yani 100 lira borçlanıp 58 lira almışızdır. (THKP-C Savunma, s.34)
2-Padişahlığa Tavır
Batı kapitalizminin emperyalist aşamaya geçtiği 1880’lerde Osmanlı toplumunda iktisadî yaşantı birliğinin sağlanamamış olmasının bir başka anlamı, uluslaşmanın dış dinamik nedeniyle piçleştirilmiş olmasıdır. Emperyalizmle ortaklık kuran feodal devlet iç gümrük duvarlarını Milli burjuvaziye kapalı tutmakta, öte yandan emperyalistlere aralamaktadır. Bu durum, iç pazarın emperyalistler tarafından ele geçirilmesini kolaylaştırmakta; toplumsal yapı emperyalistlerin çıkarlarına dönük bir şekle kavuşmaktadır. Reformist burjuvazinin (millî burjuvazinin) bu durum karşısında devlete tavır alması doğaldır. Buna rağmen yabancı sermayeye ve devlete karşı reformist burjuvaziden, küçük burjuvazinin aydın kanadından karşı çıkışlar olmamış değildir. Namık Kemal milliyetçiliğinin anlamı budur. Namık Kemal’e göre devletin çöküşünün nedeni, onu yöneten ellerin «müstebit» olmasıdır… Temelde reformist burjuvazinin bu ilk direnişleri Namık Kemal’ in «Müslüman şirketi, Müslüman tüccarı, Müslüman fabrikası, Müslüman bankası» sloganlarıyla ifadesini bulmuştur. Abdülhak Hamit, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi Avrupa emperyalizmine karşı direnen yazarlar seslerini o sıralarda üniversite gençliği olan Tıbbiye-Harbiye ve Mülkiye gibi okullarda duyurabilmişler ve Jön Türkler hareketini başlatmışlardır. Abdülhamit istibdadına karşı daha çok duygusal plan kalan mücadeleler yurt dışında verilmiş, Paris bu hareketlerin merkezi olmuştur. (THKP-C Savunma, s. 45-47)
3-Kurtuluş Savaşı Öncesi
Her şeye rağmen, 1908’den beri bir milliyetçi akımın kuvvetlendiğini, hatta iktidarı bile aldığını görürüz. 1914’de başlayan savaşın kaybedilmesi ve Sevr Andlaşması gibi haysiyet kırıcı bir anlaşmayla Anadolu’nun paylaşılması küçük – burjuva radikalizmini İttihat ve Terakki dışında örgütlenmeye sevk etti. Zaten geçen savaş yılları radikal bir subay ve sivil kadroyu yaratmış, fiilî birlik kurulmuştur. Bu nüve Birinci Kurtuluş Savaşımızın yöneticilerinden meydana geliyordu. Emperyalistler misli görülmemiş kötülüklerini bir avuç para babasının çıkarı için bütün dünya halklarının üzerine yağdırmışlar; Osmanlı Toplumu da bundan nasibini almıştır! Emperyalizm, halklar için savaş demektir. Açlık, sefalet demektir! Tarihte bütün yurtseverlerin, bütün devrimcilerin sloganı «emperyalist canavara ölüm!» sloganı olmuştur. Bu slogan bugün de tazedir! Herhangi bir yurttaş gibi bir asker de ezilen halkının sorumluluğunu taşımak zorundadır. Halkın ezilmesine, sömürülmesine karşı çıkmak zorundadır. Aksi halde asker üniforması bir gurur kaynağı olmaktan çok, bir rezalet sembolü haline gelir! Asker üniformasını gururla taşımış olan Gazi Mustafa Kemal, emperyalist talan savaşı sonrasının panoramasını şöyle çiziyordu: “Düşman devletin Osmanlı devletine ve ülkesine maddesel ve tinsel bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, hayat ve rahatını koruyabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda, farkında olmadığı halde başsız kalmış ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor; felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye göre ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlar…Ordu adı var, kendi yok bir durumda, komutan ve subaylar, genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor…” (Söylev) (THKP-C Savunma, s.51-52)
4- Mustafa Kemal’in Başını Çektiği Kuvayı Milliye Grubu
Bu gruba, mevcut düzenin Amerikan vesayeti altında birtakım reformlarla tedavi edilmesi yolunu, yani evrim, yolunu temelden reddeden, bu yolu ulusun şerefi ve onuru ile bağdaşmaz kabul eden gerçek yurtseverlerden oluşmaktadır. Kuvayı Milliye grubu; “YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM!” şiarını benimsemiş, mevcut bağımlı düzenin kökten değiştirilmesini savunan, bu uğurda Tam Bağımsız. Türkiye kurulana kadar savaşmaya ana içmiş gerçek Millî Kurtuluşçuların grubudur. Sözü, bu grubun görüşlerini tam bir açıklıkla ortaya koyan Kuvayı Milliye’nin lideri G. Mustafa Kemal’e bırakalım: “Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli otursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse: Ya Bağımsızlık, Ya ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağım düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık. Peki efendim, öteki kararlara uymakla da bu sonuç olmayacak mıydı? Şu ayırımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan bir ulus, insanlık onuru ve şerefinin gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve elbette tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusla karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka olur.” (Söylev, s.11)
Tam Bağımsızlığın yolunun ihtilal olduğunu Gazi şu şekilde açıklamaktadır: «Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.» (Söylev, s.11) (THKP-C Savunma, s.57-58)
Geçmişin Devrimi, Geleceğin Görevi
1908 Meşrutiyet Devrimi ile başlayan anayasal arayış, 1923’te halkçı bir cumhuriyete evrilmiş; 1968 kuşağı ise bu süreci halkın tam kurtuluşuna taşıma hedefiyle yeniden ayağa kalkmıştır. Bu tarihsel zincir, yalnızca bir geçmiş okuması değil, aynı zamanda geleceğin devrimci görevlerini de belirleyen bir teorik zemindir.
Tarih, kopuşlarla değil, tamamlanmamış devrimlerin sürekliliğiyle ilerler. Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in ortaya koyduğu gibi, bu devrimci süreklilik bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Burak GÜNDÜÇ / gunducbrk@gmail.com
Kaynakça:
- Çavdar Tevfik. Bir İnkılabın Günbatımı (1908-2008). İstanbul: İmge Kitabevi 2008.
- Özberk Feyziye. Resneli Niyazi. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi 2019.
- Akşin Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. İstanbul: İmge Kitabevi 2011.
- Çvr. Ilgar İlhan. Balkanlarda Bir Gerillacı Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi Beyin Anıları. İstanbul: Çağdaş yayınları 1975.
- Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan. THKO Savunma. İstanbul: 68’LİLER BİRLİĞİ VAKFI, 2016, s.20
- Çayan Mahir. THKP-C Savunma. İstanbul: 68’LİLER BİRLİĞİ VAKFI 2016, s.57-58
