68 VE DENİZLER / Atilla Keskin yazdı

Bu satırları yazarken yetmişaltı yaşındayım. İdam cezası aldığım günlerde yirmibeş yaşındaydım. Tüm acılara, zulme rağmen yoldaşlarımla birlikte yaşadığım o günler yaşantımın en onurlu günleriydi.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim; aradan yarım asır geçtikten sonra salt bugünün gözlükleriyle düne bakıp “68“leri değerlendirmek çok zordur… Ancak o yılları mercek altına alabilirsek “68“leri ve daha sonra ortaya çıkan örgütlenmeler ve devrimciler hakkında daha doğru bir değerlendirme yapabiliriz.

 Altmışsekize Nasıl Gelindi?

Dünyada ve özellikle ülkemizde altmışsekiz olayları ani bir şekilde ortaya çıkmadı. Türkiye’de altmışlı yıllarda sürekli yükselen bir toplumsal hareketlilik vardı. Sendikaların, Türkiye İşçi Partisinin kuruluşu… Üniversitelerde sosyalist öğrencilerin kurdukları dernekler; sinemada, tiyatroda; edebiyat alanında sosyalist içerikli eserlerin ortaya çıkması; Meclise onbeş Türkiye İşçi Partisi milletvekilinin girmesi; işçi grevleri, toprak işgalleri, “doğu” mitingleri; üniversitelerde boykotlar, işgaller…

En önemlisi mecliste durdurulmak istenen sendika kanununa karşı, 15-16 Haziran’daki işçi ayaklanması… Giderek yükselen anti-emperyalist eylemler. İstanbul’da, İzmir’de Amerikan askerlerinin denize atılışı, 6. Filonun gitmek zorunda kalması. ODTÜ’de büyükelçi Kommer’in arabasının yakılışı ve Kommer’in ABD’ye dönmesi.

Toplumsal olayların hızla yükselişi şüphesiz muktedirleri çok rahatsız ediyordu. Onlar da devletin tüm aygıtlarını kullanarak bu yükselişi durdurmak için planlar yapıyor, çareler arıyorlardı. Sosyalist gençlerin üstüne Sancak Tül’ün sahibinin kendi fabrikasında yetiştirdiği faşist komandalar sürüldü. Kanlı Pazar’da olduğu gibi kitlesel anti-emperyalist mitinglerin engellenmesi için, Mehmet Şevgi Eygi gibi dinci faşistler katliam çağrısı yaptı. Bugünkü dini faşist yönetimin o günkü önderleri Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birliği gibi kuruluşlarda örgütlenerek toplumsal direnişe dur demek için katliamlara başladılar.

Altmışsekiz Kitlesel, Kollektif Ve Yaratıcıydı

“Altmışsekizlerin“ en önemli özelliği kitleselliğiydi. O dönem çekilen videolara göz atarsanız, her mitingin, her yürüyüşün ne kadar görkemli, coşkulu olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Üstelik direnişler tümüyle “şiddet“ içermeyen, o günün kanunları çerçevesinde yapılan legal eylemlerdi.

“Altmışsekiz“ eylemleri, özellikle üniversitelerde, herkesin katıldığı forumlarda kararlaştırılıyordu. Giderek, öğretim konusunda kararlara ortak olmak isteyen öğrenci konseyleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Tabandan yükselen bir demokratik gelenek gelişiyordu. Kimse kimseye yapılacaklar konusunda talimat vermiyordu. Daha sonra devrimci örgütlerde çok sıkı bir şekilde gelişen alt-üst ilişkisi henüz yoktu. Yapılan eylemler, hazırlıklar bütünüyle gönüllülük temelinde gelişiyordu. Bu ilişki şüphesiz kitleseliliği de beraberinde getiriyordu.

“Altmışsekizin“ bir diğer özelliği de yaratıcı olmasıydı. Örneğin; ODTÜ’de mimarlık öğrencisi arkadaşların geliştirdiği bir Afiş Atölyesi kurulmuştu. Bu atölyede afiş basmak için giderek gelişen bir teknik kullanılıyor, basit afiş basma makineleri bile üretiliyordu. (Bu yaratıcılık, kitlesellik, kollektif karar alma ve uygulama, taban demokrasisi yarım yüzyıl sonra Gezi eylemlerinde tekrar ortaya çıktı.)

THKO-THKP/C-TKP/M-L Örgütlerinin Ortaya Çıkışı

 Öncelikle şu tesbiti yapmak gerekir. Toplumsal olayları yaratan / ortaya çıkaran tek tek insanlar değildir. Tersine devrimci örgütlerin önderlerini Türkiye’de de toplumsal olaylar ortaya çıkarmıştır.

Giderek gelişen ve toplumsallaşan “altmışsekiz“ olaylarını boğabilmek için egemenler her türlü yöntemi kullandı. “Örgütler bu baskı ve şiddet yöntemine karşı ortaya çıktı“ diyebiliriz. Demokratik yollarla Türkiye’de değişim olamayacağı giderek belli olunca silahlı mücadeleyi temel alan örgütler yapılanmaya başladı.

Bu örgütlerin öncüleri Deniz, Mahir, Kaypakkaya gibi yoldaşlar, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde okuyan ve okullarını bitirince önleri açık olan gençlerdi. Buna rağmen önlerindeki nimeti tepip yoksulluğa, sömürüye, baskıya karşı bir isyan hareketine giriştiler. Hiçbirisinin aklında iktidarı ele geçirip belli mevkilere gelmek gibi bir düşünceleri yoktu. Tek çabaları yaktıkları isyan ateşinin büyümesi ve emekçi kitlelerin katılımıyla gerçekleşecek olan bir hakça düzenin kurulmasıydı. Bu ütopya için kendilerini feda etmeye hazır insanlar topluluğuydu bu örgütlerde biraraya gelmiş olanlar.

THKO ve 6 Mayıs

 Başından beri içinde yer aldığım THKO’ya gelince. Henüz örgütlenmenin bile tamamlanmadığı bir süreçte, üst üste, kentlerde, kırda yoldaşlarımız katledildi, geriye kalanlar da birkaç ay içinde tutuklandı. Bu bir başarısızlıktı ama “yenilgi“ değildi. İşkencehanelerde başlayan direniş mahkemelerde de devam etti. Mahkeme resimlerini izleyenler bir avuç THKO militanının hiçbir zaman yargılanan değil, hep yargılayan konumunda olduklarını göreceklerdir. Mahkemeye girerken faşizme karşı sloganlar atıyorduk. İdam cezası verildiğinde de, bizzat generallerin dipçiklerine rağmen direnişi ve kavgayı sürdürdük. Faşizme, zulme, sömürüye karşı isyan etmenin insanların en doğal hakları olduğunu tarihe not düşmüş olduk. Sadece THKO devrimcileri değil, aynı dönem ortaya çıkmış diğer örgütlerdeki yoldaşlar da aynı tavrı gösterdi.

 Üç Yoldaşım Mitinge Gider Gibi İdam Sehpasına Gittiler

 Deniz ,Yusuf ve Hüseyin son ana kadar inançlarından en küçük taviz vermediler. İdam sehpasındaki son sözleri ütopyalarına bağlılıklarının en somut örneğidir.

Deniz Gezmiş: “Yaşasın Türkiye halkının bağımsızlığı; yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi; yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi, kahrolsun emperyalizm.”

Yusuf Aslan: “Ben halkımın bağımsızlığı ve mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler, Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm.”

Hüseyin İnan: “Ben şahsî hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı, bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı, Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler; kahrolsun faşizm.”

Son olarak kişisel bir not olarak şunu belirtmeliyim: Bu satırları yazarken yetmişaltı yaşındayım. İdam cezası aldığım günlerde yirmibeş yaşındaydım. Tüm acılara, zulme rağmen yoldaşlarımla birlikte yaşadığım o günler yaşantımın en onurlu günleriydi. Dik durmanın, faşizme karşı boyun eğmemenin güzelliğini onlardan öğrendim.

Anıları hepimizin önderi olsun.

Atilla KESKİN – 2021 Mayıs